Ertesi gün sabah kayın pederi ile birlikte yola çıktık. Orta Toroslarda rengi bildiğiniz açık mavi akan bir nehre ulaştık. Göksu imiş, çok güzel ama felaket sıcaktı hava. Millet suya giriyordu, tanıdık birileriyle selamlaştılar daha sonra yola devam ettik ve çamlık bir mevkide durduk. Oturacak bir düzlük dahi yoktu ama benim şaşkın bakışlarım arasında insanlar hemen yamaç bir ağaç altına birkaç bez serip yumurta, soğan, zeytin, semizotu vesair gıda maddelerini kaşla göz arasında hazırlayıverdiler. Küçük sıcak ekmeklerin içine doldurup yedim, epey de çay içtim.
Bu arada bir grup iri arı da etrafımızda dönüp duruyordu. Arıları sevmem, tedirgin oldum. Arı dediğime bakmayın, serçe kuşu büyüklüğünde yaban arıları ki, uzaklaşsınlar diye attığım salam dilimini iki tanesi dakikasında bitirip yenisini istergibi yüzüme baktılar. Bir üstüne çay istemedikleri kaldı. Bu köylerde bu arılara zambır, zombur gibi isimler veriyorlar, bordo, sarı renkli hayvanlar.
Aslında sadece arıları değil, bu tür pikniği de sevmem. Piknik dediğin ille de tam teşekküllü bir mekanda olmalıdır. Masa, çeşme filan olacak. Bir de ortalıkta küçük çocuk olmayacak. Durmadan düşer, kavga eder, onu yemem, bunu içmem diye zırlarlar. Optimum piknik için maksimum 5-6 büyük insan eşiği aşılmamalıdır. Bazen 4-5 aile pikniğe gidilir ki, cenge çıksan bu kadar tantana olmaz. Misafirlik sebebi ve çevreye merak sebebiyle aynen benim gibi bu tür işleri hiç sevmeyen hoca gibi ses çıkarmadım. Neyse toparlandık, arabalara bindik ve beni ağırlayanların köyüne ulaştık. Aslında burası köye yakın bir ev ve çevresinden ibaret. Antep fıstığı, incir, zeytin ekiyorlar. Ortam felaket, güneş altında 50 derece sıcak, bildiğiniz cehennem azabı. Bir de çok kalabalık vardı, meğer bu sülale yılda bir böyle toplanıp kutlama yaparmış.
Bir kenarda kavurma ve pilav yapılacakmış, derhal o cihete yöneldim. Bunda ilkel yöntemlerle yapılacak yemeğe ilgi kadar ocağın hemen yanındaki iri bir ağacın gölgesi de etkili oldu. Ortalıkta yemek pişirilecek bir şey yok, nasıl olacak derken, elinde kazmayla birileri gelip bir çukur açtılar. Daha sonra 15 dakika kadar irice taşlar arayarak “şunu koy abi, yok o tarafını değil, dik tut, olmadı” şeklinde tartışarak taştan iki ocak yaptılar. Üzerine iki iri sac kondu, sacların altı yakıldı. Üstüne kalın çekilmiş kıymalar döküldü. Bu arada benim ilgiyle seyrettiğimi görünce elime iri bir kepçe verdiler, kıymayı biraz karıştırdım. Bir süre sonra etler küçülmeye başladı. O esnada yana iki ocak daha yapıldı ve devasa iki bakır leğen pilav için hazırlandı.
10 kilo iri bulgurdan pilav yapılacakmış, bununla ordu doyar diye düşündüm. Pilavı sebzeli yapıyorlar, bu işlerden anladığını ileri süren geveze bir lise müdürü pilav işine girişti. Önce yağı sebzeyle kavurdu, üstün bulguru boca etti. Ben de hortumla pilava su tuttum. Benim bildiğim pilav bu suyun içinde bekleyerek pişer, adam başladı pilavı karıştırmaya. “Bre dur, ne ettin” diyene “ben 300 kişiye yemek hazırlamış adamım, akıl öğretmeyin” dedi. Neyse, bir süre sonra kavurmalar iyice pişmişken pilavlar da oldu ama beklediğim şekilde kabarmadı, “bak Fethi bey, nasıl olmuş” diye bir kaşık verdiler, hafif sert geldi.
Bence müdür çuvallamıştı ama ses etmedim “elinize sağlık, daha yumuşak olabilirmiş ama bu da iyi, misafir umduğunu değil bulduğunu yer” diyerek ortalama bir laf ettim. Neyse, bir süre servisin nasıl yapılacağı tartışıldı, komisyonlarkurulup müzakereler edildi, nihayet 4-5 tepsi, leğen vs. ile kurulacak sofralara pilav üzeri kavurmanın götürülmesine karar verildi. Oradan herkes plastik tabaklara alacakmış. Eh, plastik tabak birilerleme sayılır, eskiden olsa herkes ortadaki tepsiye saldırır, atak olan gençler kavurmayı sıfırlardı, şimdi herkes tabağına alacağına göre mesele yok.
Bu esnada yemeği pişiren şahıs “pişirme hakkıdır” diyerek kendisine epey etli bir tabak hazırladı, biz de ocak başındaolmanın getirdiği avantajla tabaklarımızı istediğimiz şekilde doldurduk. Bu esnada yerlerde oturup tepsilerden almaya çalışan avam halk içinden müdüre karşı “huoop, ayıp oluyor” nidaları yükselse de umursamadık. Kavurmalı pilavın yanında ayran da boldu. Ben ayrana dayanamam mübalağa olmasın 10 bardak ayran içtim, artık içecek yer kalmadığı halde gözüm de hala doymamıştı.
Neyse bizim hocanın torpiliyle bir ağaç altına uzandım, birazdan çay servisi başladı. Bir de bu bölgede fazlaca çekirdek yeniyor. Ayçiçeği fazla yetişmiyormuş ama halk bunu kuruyemiş olarak tercih ediyor. Öyle yiyorlar ki, seyri dahi ilginçtir. 10-15 dakika içinde ortalıkta çekirdek kabuğundan bir dağ oluştu. Şehirde dahi bu çekirdek çok makbul imiş, sokakta kimi görsen çekirdek çitleyerek geziyor, bir parkları var, akşam üzeri yenen çekirdekten ortalık kar yağmış gibi oluyor. Üstelik bunun kabuğunu yere atmayı da pek önemsemiyorlar. Cidden kutsal bir yiyecek denebilir.
Daha sonra ikindi namazı kılındı, sülalenin ölmüşleri, aba ü ecdadı için dualar edildi, bu da güzel bir gelenek, aferin. Yalnız sülalenin damatlarının uzak bir bölgede toplanıp kendi aralarında gizili sohbetler etmeleri de gözümden kaçmadı. Neyse, bu güzel bir coğrafyada olmasına rağmen bakımsız, pejmürde yerdeki piknik bitti derken, sülalenin geleneksel oyunları başladı. Biz Bahadır ile evin damına çıktık, en küçüklerden büyüklere kadar çeşitli klasmanlarda sergilenen yumurta yarışı, eller bağlı yoğurdu erken bitirme yarışı, çuval yarışı, halat çekme yarışı ve daha nice müsabakaları izlemeye başladık. Bu esnada gölge inmiş, hava da serinlemişti.
Toros dağları hakikaten güzelmiş, benim gibi daha kuzey bölgede yaşayıp da buraları bilmeyenlere tavsiye ederim. Göksu nehri de benzeri olmayan bir yüce nehir ki, üzerine 4-5 baraj daha yapılmasına rağmen suyu hala bol. Rengi ise belki dünyada tektir.
Çeşitli kategorilerdeki yarışlar bittikten, gofret ve kekten ibaret ödüller dağıtıldıktan sonra herkes köyden şehre doğru yola koyuldu, ben de veda ettim, hocanın kayınpederi, ki hakikaten tanışılması gereken iyi ve bilgili bir insan, bizi arabasıyla şehre getirdi, orada otogarda vedalaşıp ayrıldık.
İşte halkın içinde böyle bir gün geçirdim, yüce dağlar ve coşkun nehirler arasında, cehennem sıcağında mübarek Anadolu’nun hiç bilinmeyen bir yerini görmüş oldum. Çok resim çektim, görmeye değer yerler. Muğla’dan başlayıp Maraş’a dek uzanan Toros dağlarının orta bölgesi, Anamur, Alanya ile Konya bölgesi arasındaki kısım dağ, bayır turizmini, raftingi, kafa dinlemeyi sevenler için Karadeniz’le yarışabilecek çapta, bunu iki bölgeyi de görmüş biri olarak söylüyorum. Yolunuz Konya ve civarına düşerse beni konuk eden hocayla temasa geçin, selamımı söylerseniz sizi en ala şekilde ağırlayacaktır.
Gelecek yazı: Sergüzeşt-i Televizyon
Posted on Ağustos 9th, 2007 by robdoshambr
Filed under: Uncategorized










Fethi bey fethi bey, ben her sene koye giderim daha serce kadar olup salam yiyen ari gormus degilim. nasil birseyki o oyle? keske resmini cekseydiniz. biliyorsunuz simdilerde resim cok onemli. devir resim devri.
fethi bey fethi bey, demisin ki: Bu arada benim ilgiyle seyrettiğimi görünce elime iri bir kepçe verdiler, kıymayı biraz karıştırdım.
Onlar ilgiyle seyretmene degil biri calisir biri yatar isine kizdiklarindan vermislerdir eline tepsiyi!
bir de bu nehir ile kayalikli vadi cok guzel sahiden. bunlarin buyuk boy resmi yok mu? hani ustune tiklatinca daha buyuk aciliyorya onlardan yapsan diyorum. bir de harita uzerinde nereye dusuyor burasi? konyanin kuzeyi mi karadeniz mi hepten kafam karisti. onu da bi zahmet gosteriver. faydasini sende gorursun. su internette bol resim koymadan basarili olmus kac site var?
Manyakadam,
Yahu resme taktın, boyalı basın hayranına da benzemiyorsun ama ilginç.
Vadi ve nehirgüzel evet, büyük resimleri de var, yüklemeyi becerebilirsem koyayım. Burası Orta Toroslarda Karaman vilayetine 45 km. güney batı bölgesinde. Bu resimleri solda sıfır bırakacak şelale de var ama resmi bende yok.
fethi beycim agzindan yel alsin. boyali basin baska resim baska. simdi gaste cikarsak haber yerine resim koysak, sonra habere gore resim degil resime gore haber koysak haklisin. ama internet deyince is farkli. kuru kuru ansiklopedi gibi metinler koysan kim okuyacak? herkese hitap etmek eglendirerek ogretmek lazim. iste resim o yuzden onemli. bir de o kadar ugrasmisin dere tepe resim cekmisin. en azindan az kaliteli olannarini buyuk koycaksinki hem ugrastigina degsin, hem de ziyaretciler siteyi daha cok begensin. ben o yuzden diyorumki ne kadar cok resim o kadar iyi. mesela bu yorumlarinin yanina da kalpakli uzun sacli bir adamin resmini koymussun. bence cok yakismis. simdi senin yazdigini direkman resmi gorunce bile anliyorum. cok kalite duruyor ayrica. cengaver bir hali var bu adamin.
bir de fethi beycim 50 derece sicak vardi diyorsun ama millet yine caya devam. buz gibi limonata daha guzel olmazmiydiki?
Manyakadam,
Çay harareti alır, bizim köylümüz keyif işinin kompedanıdır, limonata entel işidir.
yapma fethi beycim, yaz geldi miydi istanbulun dort bir yanindaki esnaf bufelerinde limonatalar kurulur. bunlarin hangi birisi entel olacak? hepsi senin benim gibi sallama adamlar..
Manyakadam,
Dağ başında limonata çayın yerini tutmaz. Ortalama bir Türk Anadolu adamı limonatasız yapabilir ama çaysız olmaz. İstanbul’dakiler entel değilse bile özentili olabilir, biraz daha dikkatli ve sosyolojik bak.
koylumuzun bir bildigi vardir birsey diyemem. ama benimki sosyolojik falan degil kendimden biliyorum. yaz gunu bir dikiste limonatayi ictimmiydi midem buz gibi oluyor icimden disima sogukluk yayiliyor sanki. yoksa kime ozenicem isim olmaz. mahmutpasaya sultanhamama falan gidin bakin hep halktan insandir zaten. sizin dediginiz o enteller avrupa gazozu icerler, kola icerler. halbuki asitlidir terletir. uste para versen esnaf bufesinden limonata icmezler. ben boyle gozlemledim.
Evet, bu açıklama makul. Ben doğru söze itiraz etmem.
Ama çay da iyidir. Çok susadın mı çay içeceksin. Limonata çaya göre içmesi daha pratik olduğundan İstanbul’da tercih ediliyordur. Çay biraz daha ehli keyf işi.
Fethi Bey,
Bizim oralarda serbet yaparlar koylerde… Limonatayi bilmezler..ama yine de yazin onu icerler soguk soguk… Acaba o yorenin de yaptigi soguk birseyler yok mudur?
Saci ve eti gorunce bizim oralara benzettim de… Gerci bizimkiler de Konya gocmeni… Belki adetlerini oradan getirdiler…
yine hizir gibi yettin be fatih evladim, neyseki entel damgasi yemekten kurtuldum sayende.. hamallar bile limonata iciyor yahu mahmutpasada. limonataci veletler bile limunbuuuuzz limunbuuuuuzz diye cigiriyorlar butun gun. gerci fethi beyde hakli. o kadar isin gucun arasinda nerede oturup adam cay kahve keyf yapacak. limonu diktigi gibi 5 saniyede bitirip ise devam..
Fatih Bey,
Yazının arasında geçen “10 bardak ayran” ifadesini dikkatinize sunarım.
Öte yandan buralarda limonata türü bir şeye rastlamadım. Hoşaf filan yapılıp soğuk içiliyor, o ayrı.
Manyakadam abicim,
Ben kucukken iskinin arka sokaginda otururduk. Babam da evde kos kos oturmayin biraz sosyal olun diyerek(ilkokul 4 yada 5 yazi) elimize termoslari tutusturur -Iskinin on tarafina, vatan caddesi ile milletin birlestigi yer hani- su satmaya yollardi… eee 4 kardesiz… biraz sattik baktik para iyi… ama rekabet geregi bi kucugum limonata yapmaya basladi… abim de ufak oyuncak falan… odamiza bi televizyon aldik… Yataklarimizi yeniledik… bir de commodore 64 patlattik yanina… bizden keyiflisi yoktu…
Yani limonata falan bilirdik ama ben serbeti tercih ederdim… Hani o Sultanahmet camii civarinda yoresel kiyafetler icindeki adam boyle omuzundan cikan bir borudan srrrooop diye dokuverir bardaga… Iste ben onu herseye tercih ederim… Ama kisin acili tursu suyu…mmmmmm….
Fatih bey,
Ben de ilkokul yıllarında şeker satmıştım. Asıl tatlı para simitteydi ama nedense onu yürütemedim.
Turşu suyu da süperdir evet, özellikle Haznedar’da bir turşucu vardı, pancar suyu da koydu muydu, rengi de değişirdi. Beşiktaş ve Bakırköy’de Soydan mı Özden mi bir turşucu vardı. Kafadaroğlu börekçisinden çıkıp giderdim.
Hey gidi günler.
Fethi Bey,
Sekerli birsey manasinda diye dusunmustum…Ona da hosaf var diyerek cevap vermissiniz zaten… Zannedersem etrafta yetisen agaclarla da alakali birsey… Bizim orda cok kiraz visne yetisir…. Ondan herhalde yapmasi kolay… Her yorenin kendine ozgu vardir birseyleri…
Benim bir tek bu dagdan getirilen kar, buz gibi seyleri aklim almaz… Dedemler anlatirmis eskiden dagdan gelirmis yazin… millet siraya girermis koyde… bir serbet yapar soguk soguk icerlermis… Insanin “dogal” olana bir ozlemi gibi birsey herhalde…
Fatih bey,
Vişne filan var, evet onu da kaynatıyorlar ama piknik türü yerlerde soğuk içilmesi nadir. Genelde evde içiliyor. Benim gittiğim yerin ilerisinde Toroslar 3000 metreye ulaşıyor ki bahsettiğiniz kar ağustos ayında dahi getiriliyor. Muhtemelen yakın bir coğrafyadan sözediyoruz.
afferim fatih, calisana ekmek var. bu sikayet edenlerin cogu kominist kafali. o yuzden anlamiyorlar. koylere git mesela efendi mefendi diyorlar ama cogusu tembeldir. isleri de kadinlara yaptirirlar. butun gun kahvede oturup yok bu hukumet bize cok para vermedi, oburu gelse daha mi cok verecekti sanki falan gibi konusup dururlar. hicbiriside bi ise yaramaz kafasizlarin. ayiptir soylemesi memlekette bunlarin yerine davar olsa daha iyidir. hic olmazsa ise yarar. (onemli not: genellemiyorum, sadece boyle yapan kahveci takimina diyorum. sonra bir cumleyi cekip kendine vazife cikaran olmasin haa)
Haznedardaki tursucudan abim bahsederdi galiba… Ben gittim mi hic hatirlamiyorum…
Simit olayini biz de dusunduk hatta bir gun denedik galiba… O iste gezmek de lazim… Biz daha ufak oldugumuz icin (o da isin bahanesi ben ne ufak cocuklar gordum aslan gibi tasiyorlardi koca tablalari) herhalde annem izin vermedi… Yoksa babama kalsa butun aileyi araba tamircisi yaptiydi… Arada sirada hepinizi cirak olarak verecem falan diye de korkuturdu…
(Bir de ben istanbul simidini hicbir zaman sevemedim… ankara simidi gibisini de dunyayi gezdim yiyemedim…yanina da mis gibi kasar ve cay…yemede yaninda yat durumu)
Hey gidi gunler hey….
Hmm, simdi baktim 3000 metrede su 90 derecede kaynarmis. Acaba o kadar yuksekte acikta kaynatilan suyla yapilan cay nasil oluyor? Tabii dagin tepesinde yapmiyorlardir ama olsun.
Neyse, link su:
http://www.apo.nmsu.edu/site/directory/kloomis/bpH2O.html
Hah, acaba o pilav yapmakta tecrubeli oldugunu soyleyen adam rakimdan dolayi yeterince isitamadigi icin mi tutturamadi ayari? Simdi aklima geldi. Rakim kac orada?
:))
Walla Bulent Bey super bir yaklasim…. Ben de Fethi beye adamin gunahini almayin falan demeyi dusunuyordum. Hem harbiden bir kac kisilik yemek yapmakla 50 kisilik yemek yapmak arasinda fark vardir… ayar tutturmak zordur.. Ozellikle mesleginiz ahcilik degilse… Yada tam tersi de oluyor… Bizim isyerinde bir usta vardi…sagolsun adam hergun 50 kisilik yemekler hazirlar…adam alismis tuzu avuc avu atiyor…
Birgun birseyden dolayi bize geldi…corba yapacaz 4 kisiye…ben ne oluyor diyemeden looooppp diye bir avuc tuzu bosaltti corbaya…el aliskanligi dedi sonra
Walla iyi yakalamissiniz…
Bülent Bey,
Bizim rakım zannedersem 600 civarı idi, nehre yakındık, yalnız ilerledikçe Toroslara tırmanıyorsunuz. Daha doğrusu şöyle, bu Toros dağları tek silsile değil, içiçe 2-3 dağ sırası var, inip çıkıyorsunuz, Göksu nehri de silsilelerin arasından akıp Silifke’de Akdenize dökülüyor.
Aslında pilav kötü olmadı, belki de çoğunluk eski tür pilavı tercih ettiğinden olabilir. Özellikle ben bol kavurmalı yediğim için pilavı pek görmedim.
Bu arada, çoluk çocuğu sayarsanız 80-100 kişi vardı orada.
adam lisede ogretmenmis, alismistir o butun gun herkese emretmeye orada da sen karisma demis ben bilirim. tabi cok bilen cok yanilir. yamulmus kalmis anlayacaginiz.
Güzel yermiş özendim valla Fethi bey.
Bizim buralarda böyle yüksek yerler yok. Allah razı olsun zamanında bir orman kumuşlar o var sadece dinlence yeri. Biz gitmiyoruz ama şehrin tek nefes alınacak yeri o.
Bizim de şehre 20 km uzaklıkta küçük bir çiftlik evimiz var. Etrafı kavaklarla çevrili. 2 dönüm falan. içinde rahmetli dedemin el emeği envai çeşit meyva ağaçları var. Şeftaliden kavuna, döngelden vişneye kadar. Hiçbirimiz topraktan anlamdığımız için komşuyla anlaştık ağaçlara bakıyor, sebze ekiyor mevsimine göre biz sade tıkınma işine bakıyoruz. iyi oluyor.
3 odalı bir ev de var. Önünde üzeri kapalı yemek yemek için de bir yer var. Odun fırını barbekü falan. Bazen c.tesiden bazen de pazar sabahtan gideriz, domatesleri biberleri salatalıkları ellerimiz toplar çardağın altında kahvaltımızı yaparız. Sakatlanacak gibi yerim sonra alırım gazeteleri kitapları doğru hamağa..
Çocuklar için de minik, plastikten komplike park aldık bş tane, işte kaydıraç salıncak falan. Bir de havuz aldım onlara plastik, mübarek kuyudan çekiyoruz suyu santrafişle yarım saatte dolmuyor.
Ben de sizin gibiyim, kalabalığı sevmem, çocuk gürültünü de. Gidilen yerde tam teşekküllü olacak. Dinlenmeye gidiyoruz çeşmesiz, oturaksız zebilliğe, yorgunluğa mı yaw.
Böyle işte. bu da benim roptışambırım olsun
Bir de ben de küçükken maçlarda çekirdek satardım. Ah Rahmetli dedem; ona derdim ki “ya dede neden satıyorum bunu, bizim paramız yok mu?”
Bana derdi ki, “çok konuşma, ben ölünce neden sattığını anlarsın”
Ne guzel yermis yaw… Agaclarda kavun falan yetisiyormus… breh breh breh :p
konstantin sana bi kafa..
Allahtan newton orada yasamamis… Yoksa halen yercekimini bulmak icin ugrasiyorduk….
Insallah sen de o agacin altinda cok uyumamissindir… :p
Evdeki buyukler cayin harareti aldigini hep soylerler. Tam olarak nedenini bilmiyorum ama soguk su yerine ilik su icersek ya da cay icersek daha az susayacagimizi soylediklerini hatirliyorum.
Bakirkoy’u bilmiyorum ama Besiktas’ta Soydan adli bir tursucu vardi. Bir kere denemek icin gitmistim, onunden her gecisimde penceresindeki degisik tursular ilgimi cekerdi.
Fethi Bey,
o ariya zambul denir. Ben de Mut’luyum oradan biliyorum.
Ayse
Ayşe hanım,
Allah daha da mutlu etsin, ilginç bir ismi var memleketinizin. Yalnız sitenizde şöyle demişsiniz:
Almanya’da doğdum, İstanbul’da büyüdüm. 2 sene İzmir’de kaldım, 2 sene İngiltere’de. Şimdi başka bir turist memleketindeyim.
Mut ile bağlantınız babadan yahut anadan herhalde. Bir de yazın çok sıcak olduğu söylenir Mut’un. Daha serin bir zamanda Göksü boyunca Mut, Ermenek, Silifke dolaşayım diyorum, hakikaten güzel yerlermiş.
Ne anadan ne babadan, ben kocadan Mut’luyum. Sıcak olur doğru havası çok kurudur. O yüzden bir gölge buldunuz mu bir nebze de olsa serinletir. Denize yakın kısımlar Silifke falan öyle değildir ama.
Ayse
Ayşe Hanım,
Eşiniz Mut’un neresinden? Benim de o civardan tanıdıklarım var.
Mut’un Topluca köyünden fakat Mut’u çok iyi bildiğini sanmıyorum sadece DNAsı Mut’lu!
Arı dediğime bakmayın, serçe kuşu büyüklüğünde yaban arıları ki, uzaklaşsınlar diye attığım salam dilimini iki tanesi dakikasında bitirip yenisini istergibi yüzüme baktılar. Bir üstüne çay istemedikleri kaldı.
Burada biraz abartı mı var, yoksa bana mı öyle geliyor?
” Anlaşılan gerçekten hoşlanmıyorsunuz arılardan..
Okan bey,
O arılar cidden büyüktü,benim hoşlanmadığım da doğru. Abartma konusu ise Evliya Çelebiden kalma bir alışkanlık.