İZLENİMLER YORUMCULARINA İTHAF EDİLMİŞTİR

Bağlantı

Robdöşambra uğrayıp yorum bırakanlara ve link verenlere ben de link vereceğim. Gözden kaçan haber versin.

Der Beyan-ı Şamar İlel Fener ül Turkuaz Fil Olimpiyat

fener.jpgFenerbahçeyi nasıl da yamulttu lige yeni çıkmış Belediyespor? Bir nevi Pendik hadisesidir, onu da söyleyeyim. (Rahmetli Özal olsa böyle derdi, geçmiş gün). Ne şakalar yapılır şimdi, Fener’e maçtan sonra belediye gazozu ikram edildi filan diyerekten. Hah haay, hakikaten de pek keyifliyiz bizim oğlanla dün geceden beri. Hemen iri ve renkli bir gazete aldık bakkaldan, spor sayfasını iştahla okuduk. Maçı izleyemedik, ama internetten online güncelleyerekten, televizyondan skor takip ederekten bilgi edindik. Şansı yaver gitse, belediyeciler Feneri kalbura çevirecekmiş, leblebi gibi gol yağdıracakmış ama kısmet olmamış. Artık Kasımpaşa eksiği tamamlar, temennimiz o yöndedir. Fener güya Turkuaz forma giyesiymiş. Yahu elbise giymeyle oyun oynamanın ne alakası var? 2. Mahmuttan beri aynı kafa. Setre pantolon, fes giyince adam olunmadığı gibi turkuaz formaya eşşek yüküyle para bayılınca da iyi futbol oynanmıyor.

Aslında futbolla pek ilgilenmem ama Beşiktaşlılık var serde, oğlan da hevesli, eski günleri yadediyorum arada böyle. Gençliğimde fanatik sayılırdım ama geçti, şimdi takım kadrolarını bile bilmiyorum. Puşkaş, Di Stefano vardı bizim zamanımızda (tamam, biraz abarttım). Şu bir gerçek, Metin-Ali-Feyyaz zamanlarından sonrasını pek bilemiyorum. Fener’de de Şeytan Rıdvan vardı, hakkını yemeyelim, böyle bir futbolcu dünyaya nadir gelir. Tanju da iyiydi, beleşçi filan ama o da bir meziyet. Hakan Şükür misali, kalas gibi ama gol atıyor ya, önemli olan o.

Ha, diyeceksiniz ki, tamam Fener yamuldu ama BJK, Cim bom çok mu iyi. Alakası yok, Beşiktaş geçenlerde haritada yerini bilmediğim bir memeleketin 5. sınıf takımını ancak 10 kişi kaldıkları için yenebilmiş. Galatasaraydan da bir köy kasaba olacağını zan ve temenni etmiyorum. Bunların hepsi bir, hava cıva.

Fenerin mağlubiyetine dönersek, iyi oldu be, şımarmışlardı, Carlos marlos, elin emeklisini getirdik diye kuru hava yapıyorlardı. Belediyesporun itfaiyeci, kanalizasyoncu, çöpçüsü haddini bildiriverdi balonlara. Bir de anlamazlar diye Portekizce küfür edermiş bu Carlos, zahir “bu Türkler geri bir kavim, ne anlarlar, basayım kalayı, paramı da aldım çok şükür” diyesiymiş. Kendisini uyarırım. Tüm dünyaya numune, efendi bir taraftarımız vardır, ne topluca hakeme, yönetime, rakip futbolcuya ana avrat, yakası açılmadık küfür ederler, ne de şampiyomluğu garantilemiş bir takımın maçını adam gibi izlemek yerine sahayı şu şişesi yağmuruna tutarlar. Ha unutuyordum, naklen yayın yapılırken staddaki kabloları kesmek, garajda rakip futbolcuya tekme tokat sopa çekmek, stadda adam bıçaklamak, Taksim meydanında İngiliz öldürmek Türkiye sınıları içinde görülmüş şey değildir.

Carlos haddini, bil, yoksa belediyeye haber veririm ha…

İki Arıza

velespit.jpgDün bisikletle gelirken sağa sola anormal şekilde yalpaladığını fark ettim. Ne oluyor derken bir de ne göreyim, gidon ortadan kırılmış, neredeyse kopacak, maazallah ben de kapaklanacağım. Bulunduğum yer sanayiye yakındı, aklıma eskiden tanıştığım bir demirci geldi, bir iki milim kalmış gidonu hafifçe tutarak demirciye gittim. Sağolsun kaynak makinesiyle kopma noktasına gelen yeri şöyle bir çevirdi. Para da almadı. Şimdilik sağlam gibi ama kaynaktan kopacak gibi bir his var içimde. Ne yapacağım bilmiyorum. Olmazsa yeni bir gidon sorayım, 5-10 milyon arasıysa alırım.

Akşam da arabanın altını bir demir çıkıntıya taktım, eksoz borusu biraz aşağıdaymış herhalde, geriye doğru zorlayınca epey çatırdadı. Baktım iyice aşağı sarkmış. İnşallah kırılmamıştır diyerek olduğu yerde bıraktım, zaten geri de çıkmıyordu. Ertesi sabah geçen bir yazıda bahsettiğim ustaya telefon açtım. Arabanın ön tekerinin altına tuğla koyup geri ittik, eksoz borusu epey sarkmış ama kırılmamış, tabi boru bağlantıları açıldığı için araba çok bağırıyordu. Neyse, bağırta bağırta sanayiye götürdüm. Orada arabayı kaldırıp eğilen yeri düzelttiler. Biriki yerine kaynak yaptılar. Eskiyen eksoz lastik takozlarını da değiştirdiler. Lastik parçalar 6 YTL tuttu. 5 YTL’de kaynakçıya verildi. Ustaya “ne vereceğiz” dedim, canın sağolsun, ne verirsen dedi. Burada adet böyle işte, az mı olur çok mu diye düşün dur. Ben de 25 YTL verdim, yani malzeme hariç 14 YTL. Eh, adamcağız ta eve kadar geldi, bir sürü de iş yaptı. Neyse, çıkacak para cepte durmaz demişler, sabah sabah 25 YTL gitti.

Durum budur.

Cestle

Geçenlerde gittiğim şehrin otogarında şehrin bir planı da vardı. Meraktan bakarken tarihi ve turistik yerlerin ingilizcelerinin de yazıldığını gördüm. İçimden “aferin, ücra bir yer ama ola ki turist gelir filan diye ingilizce yazmışlar” diye tebrik ettim. Ancak ingilizce biraz bozuktu, muhtemelen turistlerin kafası karışacaktır. Bu arada kültür, tarih kenti filan deniyor ama ilk sıraya “Valilik=Provıce” yazılmış. Valilik ne tarih ne de kültürle ilgili bir şey değil ki. “Cestle” de Nestle değilse Kale olmalı, şehirde bir de kale var. Sonra türbe için de “museum” denmiş. Halbuki orası için de “Tomp” ya da “moscue” daha uygun olabilirdi. Bu levhadan bir de “tren” station’a konulsa hoş olur.

Neyse, resmi aşağıya koyuyorum, ingilizce bilen dostlarımız bu levhayı düzeltip belki il kültür müdürlüğünü haberdar ederler. Katkı olsun. Yok, böyle kalsın, şu haliyle resmin kendisi için bile bu şehir ziyaret edilmeye değer derseniz, hakkınız yok diyemem. Resim otogarda, peronlaroın baş tarafında. Şehrin resmi sitesi de şurası. Evliya Çelebi de olduk, bundan sonra gezdiğim yeri de tanıtayım, blogcuyuz ya.

Büyütmek için resme tıklayın.

ingilizcekultur.jpg

Sergüzeşt-i Televizyon

kosla.jpgEvvelki gün piknik yorgunluğunu evde TV izleyerek atayım dedim. Digitürk’ün başlangıç paketi var, şu 9.90 aylık ödemeli, uydu bizde kalanından. 30 kadar kanal var, eh zaten fazlasını izlemeye kimin vakti var ki? Neyse elimde kumanda yerdeki mindere yanlayıp ne var ne yok bakayım dedim. Öğle saatleri pek evde olmadığımdan ne tür program çıktığını bilmiyorum, hem de onu öğrenmiş olacaktım. Neyse, başladım besmeleyle Show TV’den yukarı doğru, en az 5-6 tane Türk filmine tesaadüf ettim.

frgeik.jpg

Demek bu saatlerde eski Tük filmleri oynuyormuş. İşte buna pek memnun oldum. Zira severim bu fimleri. Hele birinde Kartal Tibet ile Fatma Girik vardı ki, bakmadan geçmek mümkün olmadı. Fatma Girik ile Kartal Tibet evlenecek, Kartal bir tersanede boyacılık yapıyor, kötü bir mafya adamı ise yavuklusu Fatma Girik’e göz koymuş, tersanede Kartal Tibet’e suikast suretiyle onu bertaraf etmeyi planlıyor. Bu amaçla Fatma Girik’in yanında çalıştığı sosyete terzisi hanımı da işin içine katıyor. Malum Türk filmlerinde sosyete terzisi hanımlar birtür randevu evi işletmecisi gibi çalışırlar, zengin ama onursuz insanlara yanlarındaçalışan fakir kızları komisyon karşılığı satarlar. Fakir kız da salak salak sırıtarak dikiş diker, dükkan sahibesine “abla, nikahıma seni de çağıracağım” filan diye saçmalar. Neyse, abla gününü gösteriyor Fatma Girik’e.

puro1.jpg

Tabii arada o kanal bu kanal gezdiğim için filmi tam izleyemedim ama zannedersem Kartal felç oluyor, Fatma kel adamın metresi oluyor, sonra ünlü şarkıcı oluyor, Kartal iyileşiyor ve Fatma’yı kendisiyle sakat olduğundan evlenmediği için hedef tahtasına koyuyor. Sürekli ıstırap içinde bakıyor, nayır, mayır, bağırıp duruyor. Dangalak herif işin içyüzünü sormadan kızı suçlayıp duruyor falan.

hayati.jpg

Öte yandan bir başka filmde çok nadir bir şeyle karşılaştım, bahsetmeden geçmeyeceğim. Hayati Hamzaoğlu’nu bilirsiniz, rahmetli gerçekten “kötü” bir adamdı. Hani bir ara Skubidu çizgi filminde ekipler yarışırken sürekli hile yapıp birinci olan, ama diskalifiye edilen “Gerçek Kötüler” diye bir takım vardı, işte Hayati Hamzaoğlu da gerçek bir kötüydü, Erol Taş eline su dökemezdi. Gün geçmez ki bir filmde ağa olup jönü tekmelemesin, bir başkasında Aliye Rona ile işbirliği edip sevenleri ayırmasın. Kimi zaman bir mafya babası olup Cüneyt’ten sopa yerken bazen köyü soyup soğana çeviren bir zalim efe olarak ortalığı kırar geçirirdi. Hasılı, gerçek bir kötüydü. İşte bu Hayati Hamzaoğlu izlediğim filmde Antep’li kahraman Şahin Beyi canlandırıyordu. Bakın bu benim için bir sürprizdir. Filmde Murat Soydan da vardı, ona da değinelim. Murat Soydan asla bir Ediz Hun, Cüneyt Arkın ayarında birinci sınıf jön olamamıştır. Özellikle ilk yıllardan sonra kafa-vücut dengesi kafası lehine değişince tipi bozulmuştur. Cüneyt Arkın’da bu bozulma çok sonraları, 1985 sonrasındadır. Halbuki bakın 1970′lerin Cüneyt Arkın’ınına? Alain Delon yanında bakkal çırağı gibi kalır. Hele yan duruşu, muzip gülüşü, yaz kış elinden çıkarmadığı deri eldiveniyle gerçek bir fenomendir.

Neyse, lafı uzatmayalım, film aslında bildik bir konuda, Fransızlar Antep’te terör estiriyor, Şahin bey ve adamları da kahramanlık gösteriyor. Filmde bir sürü saçma sapan sahne var ama dediğim gibi, Hayati Hamzaoğlu’nun mevcudiyeti ve iyi adam olması bu filmi benim gözümde günün filmi yapmıştır. 5 üzerinden 2 veriyorum. Kartal Tibet’in filmine ise 5 üzerinden eksi 1 verdim.

soda.jpg

Arada bir sürü reklama rastladım, ya ben salağım, ya Türk halkının kafasında tahta eksikliği var dedirten ilginç şeyler var, bir reklama bir doktora tezi yazılır, öyle işte. İçi ayna gibi çamaşır makinesinin arkası kireçli, tamirci gelmiş konferans verir gibi konuşuyor, evin hanımı salak gibi elinde “soda” yazılı bir kutu tutuyor filan. Biri diş macunu icat etmiş, dişler inci gibi oluyormuş. 3-4 kaslı adam ve kadın acayip acayip demirden cihazın üstünde, yanında, altında ama ille de sırıtarak “ab sub swiling” türü şeyler söyleyerek ne kadar göbek eriteceğinizi anlatıyorlar. Bunlar herhalde diğer kanaldaki diş beyazlatıcıdan kullanıyorlar, nedense aklıma o geldi.

reklanm.jpg

Bir de Kosla sıvı var, bu adamlar öğle vaktini parsellemiş, paraları kum gibi anlaşılan, nereye baksan bunlar çıkıyor. Bir sürü de saçını saçıp savuran karı var, güya birileri bunlara imreniyormuş vs. Dondurma reklamı da çok, gören de birşey zannedecek, uyduruk şeyler, hiç mi dondurma görmedik. Sonra diş etinizde kanama varsa Colgate kullanacakmışsınız, bilginiz olsun.

diser.jpg

Reklamlarda uzun süre kalamıyorsunuz, bir de müzik kanalı gördüm, Mahsun klip çekmiş. Bu herif hiç adam olmayacak, gitmiş gene tropik bir adada pantolonla suya giriyor. Geçmiş yıllarda da pantolonla jet ski yapıyor, bir başkasında tropik adaya helikopterden atlıyordu. Bunların imaj danışmanının, neyse, ağzımızı bozmayalım. İşte, Mahsun bu klipte abuk subuk sözlerden oluşan bir şarkıyı son heceleri uzatarak okurken yan gözle çevredeki bikinili kızlara bakıyor, ağlar gibi yüz hareketleri yapıyor. Bir de kimin aklına geldiyse kumsalda yanına iki köpek koymuşlar, bildiğiniz zavallı iki sokak köpeği. Mahsun güya köpekle birlikte koşuyor, ama anlatılmaz yaşanır, gidin klibi izleyin.

mahzn2.jpg

Neyse eziyet, pardon klip biterken Mahsun tropik adada gün batımını ufuklara bakan adam tribiyle izliyor. Kasedin çok satacağından eminim. Ha, imajcı kardeş, birdahaki sefere tropik adada denize sokacaksanız ya herife adam gibi bir şort yahut haşema giydirin, ya da takım elbiseyle denize sokun, daha otantik olur.

atayaz.jpg

Bu arada aynı kanalda sürekli açık saçık görünen bir hanımın da klibi çıktı, kadın anormal bir kıyafetle elinde deynekle göz doktoru gibi duvardaki harflere filan işaret ediyordu. Sürekli garip hareketler yapan kılıksız tipler de dikkatimi çekti, herhalde klip denince anlamsız şarkı, çıplak kadın, çıplak erkek, anlamsız hareketler gibi şeylerin biraraya gelmesi gerekiyor. Bir de mümkün olduğunca gülünç bir senaryo tercih ediliyor. Bunları dinleyen var mıdır? Hayret. Unutmadan, birde İbo çıktı, ağlayarak mezarlıkta bağırıp şarkı söylerken öteden hüzünlü bir ifadeyle Aydemir Akbaş göründü, ben daha fazla dayanamadım, kanalı değiştirdim.

sarkis.jpg

Sırf film, müzik, reklam izlemedim elbette, arada haber de vardı. Denizli’de köylüler tavşan fare arası bir yaratık yakalamışlar, ondan bahsediliyordu. Arap Tavşanı diyen var, köylüler kameraya tuhaf tuhaf sırıtıyor, çocuk da tavşan mıdır neyse yaratığı almış televizyona bir şeyler anlatıyor. Habertürk de bir halt var gibi uzattı da uzattı, yok Merkez Bankası bunun resmini yapmış, latince adı neymiş, aynı lafı 10 kere çeviriyorlar.

araptav.jpg

Bu saatlerde bir de saatlerce borsa, döviz haberi oluyor. Şık kıyafetli hanımlar, gözlükleri parlayan, gömlekleri ve dişleri beyaz ötesi adamlar durmadan ABD, Japonya lafı ediyor. Arada sektör temsilcisi diye birileri gelip anlamadığım şeyler söylüyor. Bunların da heveslisi var ki televizyonlar ekonomi haberi veriyor. Bana kalsa tümünü kovar kanalı kapatırım. Bu işlerin açıklaması olmaz, arz ve talebe göre çalışır piyasalar. Yüksekken sat, düşükken al. Nasıl ama? Alın size en kral analiz. Bu lafı kulağı oradan tutup anlamsız ifadelerle söylemek için ille de şık hanım, beyaz ötesi bey bulmak zorunda değilsiniz.

turkcelel.jpg

Unutmadan, bir haber kanalında diyanet işleri başkanını gördüm, Ankara’da su sıkıntısı üzerine konuşuyormuş. Her iş bitti sıra buna mı geldi, meteoroloji ve DSİ’yi de diyanete bağlasınlar oldu olacak. Devlet memuru imamın duası kabul olsa gökten kademe, derece, maaşa zam yağardı. Boş laf bunlar.

baskandiy.jpg

Ulusalcı bir kanalda da keçi sakallı gençten biri Türkiye’nin nasıl satıldığını anlatıyordu. Hala mı be, insanda biraz izan olur. Bir kanalda mahalli haber veriyorlar, birvilayette memurlar halk müziği korosu mu kurmuş, gidin işinize demek lazım, tövbe estağfirullah.

yereltv.jpg

Bir iki de yemek programına rastladım. Sürekli soğuk espri yapmaya çalışan bir aşçı eşliğinde bir şarkıcı ile sunucu pahalı bir mutfakta pirzolalı bir yemek yapıyorlardı. Ben en son pirzolayı nerde gördüğümü bile unuttum, herif şu kadar kalem pirzola diye tarif veriyor. Sonra bu yemeklerin porsiyonları küçük. 6 kalem pirzola benim için çerez yerine bile geçmez, pirzola dediğin adam başı 1-2 kilo olmalı. Sonra millete ot yeyin, yulaf yeyin derken nerden çıktı pirzola? Sağlık uzmanı öteki kanalda sallayıp duruyor kolesterol bilmem ne olurmuş diye, herifler burada kalem pirzolayı yufkaya sarıyor.

pirzola.jpg

Hasılı gündüz televizyon izlemek eğlenceli şeymiş, bunu bilir bunu söylerim. Özellikle Türk filmleri çok güzel ve bol, insan hangisini seçeceğini şaşırıyor. Ev kadınlarına imrenmemek elde değil.

Halkla İçiçe Bir Piknik

guv9.jpgErtesi gün sabah kayın pederi ile birlikte yola çıktık. Orta Toroslarda rengi bildiğiniz açık mavi akan bir nehre ulaştık. Göksu imiş, çok güzel ama felaket sıcaktı hava. Millet suya giriyordu, tanıdık birileriyle selamlaştılar daha sonra yola devam ettik ve çamlık bir mevkide durduk. Oturacak bir düzlük dahi yoktu ama benim şaşkın bakışlarım arasında insanlar hemen yamaç bir ağaç altına birkaç bez serip yumurta, soğan, zeytin, semizotu vesair gıda maddelerini kaşla göz arasında hazırlayıverdiler. Küçük sıcak ekmeklerin içine doldurup yedim, epey de çay içtim.

Bu arada bir grup iri arı da etrafımızda dönüp duruyordu. Arıları sevmem, tedirgin oldum. Arı dediğime bakmayın, serçe kuşu büyüklüğünde yaban arıları ki, uzaklaşsınlar diye attığım salam dilimini iki tanesi dakikasında bitirip yenisini istergibi yüzüme baktılar. Bir üstüne çay istemedikleri kaldı. Bu köylerde bu arılara zambır, zombur gibi isimler veriyorlar, bordo, sarı renkli hayvanlar.

piknikartik.jpg

Aslında sadece arıları değil, bu tür pikniği de sevmem. Piknik dediğin ille de tam teşekküllü bir mekanda olmalıdır. Masa, çeşme filan olacak. Bir de ortalıkta küçük çocuk olmayacak. Durmadan düşer, kavga eder, onu yemem, bunu içmem diye zırlarlar. Optimum piknik için maksimum 5-6 büyük insan eşiği aşılmamalıdır. Bazen 4-5 aile pikniğe gidilir ki, cenge çıksan bu kadar tantana olmaz. Misafirlik sebebi ve çevreye merak sebebiyle aynen benim gibi bu tür işleri hiç sevmeyen hoca gibi ses çıkarmadım. Neyse toparlandık, arabalara bindik ve beni ağırlayanların köyüne ulaştık. Aslında burası köye yakın bir ev ve çevresinden ibaret. Antep fıstığı, incir, zeytin ekiyorlar. Ortam felaket, güneş altında 50 derece sıcak, bildiğiniz cehennem azabı. Bir de çok kalabalık vardı, meğer bu sülale yılda bir böyle toplanıp kutlama yaparmış.

ocakimal.jpg

Bir kenarda kavurma ve pilav yapılacakmış, derhal o cihete yöneldim. Bunda ilkel yöntemlerle yapılacak yemeğe ilgi kadar ocağın hemen yanındaki iri bir ağacın gölgesi de etkili oldu. Ortalıkta yemek pişirilecek bir şey yok, nasıl olacak derken, elinde kazmayla birileri gelip bir çukur açtılar. Daha sonra 15 dakika kadar irice taşlar arayarak “şunu koy abi, yok o tarafını değil, dik tut, olmadı” şeklinde tartışarak taştan iki ocak yaptılar. Üzerine iki iri sac kondu, sacların altı yakıldı. Üstüne kalın çekilmiş kıymalar döküldü. Bu arada benim ilgiyle seyrettiğimi görünce elime iri bir kepçe verdiler, kıymayı biraz karıştırdım. Bir süre sonra etler küçülmeye başladı. O esnada yana iki ocak daha yapıldı ve devasa iki bakır leğen pilav için hazırlandı.

kaburva.jpg

10 kilo iri bulgurdan pilav yapılacakmış, bununla ordu doyar diye düşündüm. Pilavı sebzeli yapıyorlar, bu işlerden anladığını ileri süren geveze bir lise müdürü pilav işine girişti. Önce yağı sebzeyle kavurdu, üstün bulguru boca etti. Ben de hortumla pilava su tuttum. Benim bildiğim pilav bu suyun içinde bekleyerek pişer, adam başladı pilavı karıştırmaya. “Bre dur, ne ettin” diyene “ben 300 kişiye yemek hazırlamış adamım, akıl öğretmeyin” dedi. Neyse, bir süre sonra kavurmalar iyice pişmişken pilavlar da oldu ama beklediğim şekilde kabarmadı, “bak Fethi bey, nasıl olmuş” diye bir kaşık verdiler, hafif sert geldi.

pilav3.jpg

Bence müdür çuvallamıştı ama ses etmedim “elinize sağlık, daha yumuşak olabilirmiş ama bu da iyi, misafir umduğunu değil bulduğunu yer” diyerek ortalama bir laf ettim. Neyse, bir süre servisin nasıl yapılacağı tartışıldı, komisyonlarkurulup müzakereler edildi, nihayet 4-5 tepsi, leğen vs. ile kurulacak sofralara pilav üzeri kavurmanın götürülmesine karar verildi. Oradan herkes plastik tabaklara alacakmış. Eh, plastik tabak birilerleme sayılır, eskiden olsa herkes ortadaki tepsiye saldırır, atak olan gençler kavurmayı sıfırlardı, şimdi herkes tabağına alacağına göre mesele yok.

pilav55.jpg

Bu esnada yemeği pişiren şahıs “pişirme hakkıdır” diyerek kendisine epey etli bir tabak hazırladı, biz de ocak başındaolmanın getirdiği avantajla tabaklarımızı istediğimiz şekilde doldurduk. Bu esnada yerlerde oturup tepsilerden almaya çalışan avam halk içinden müdüre karşı “huoop, ayıp oluyor” nidaları yükselse de umursamadık. Kavurmalı pilavın yanında ayran da boldu. Ben ayrana dayanamam mübalağa olmasın 10 bardak ayran içtim, artık içecek yer kalmadığı halde gözüm de hala doymamıştı.

caygelir.jpg

Neyse bizim hocanın torpiliyle bir ağaç altına uzandım, birazdan çay servisi başladı. Bir de bu bölgede fazlaca çekirdek yeniyor. Ayçiçeği fazla yetişmiyormuş ama halk bunu kuruyemiş olarak tercih ediyor. Öyle yiyorlar ki, seyri dahi ilginçtir. 10-15 dakika içinde ortalıkta çekirdek kabuğundan bir dağ oluştu. Şehirde dahi bu çekirdek çok makbul imiş, sokakta kimi görsen çekirdek çitleyerek geziyor, bir parkları var, akşam üzeri yenen çekirdekten ortalık kar yağmış gibi oluyor. Üstelik bunun kabuğunu yere atmayı da pek önemsemiyorlar. Cidden kutsal bir yiyecek denebilir.

cekirdek.jpg

Daha sonra ikindi namazı kılındı, sülalenin ölmüşleri, aba ü ecdadı için dualar edildi, bu da güzel bir gelenek, aferin. Yalnız sülalenin damatlarının uzak bir bölgede toplanıp kendi aralarında gizili sohbetler etmeleri de gözümden kaçmadı. Neyse, bu güzel bir coğrafyada olmasına rağmen bakımsız, pejmürde yerdeki piknik bitti derken, sülalenin geleneksel oyunları başladı. Biz Bahadır ile evin damına çıktık, en küçüklerden büyüklere kadar çeşitli klasmanlarda sergilenen yumurta yarışı, eller bağlı yoğurdu erken bitirme yarışı, çuval yarışı, halat çekme yarışı ve daha nice müsabakaları izlemeye başladık. Bu esnada gölge inmiş, hava da serinlemişti.

guv2.jpg

Toros dağları hakikaten güzelmiş, benim gibi daha kuzey bölgede yaşayıp da buraları bilmeyenlere tavsiye ederim. Göksu nehri de benzeri olmayan bir yüce nehir ki, üzerine 4-5 baraj daha yapılmasına rağmen suyu hala bol. Rengi ise belki dünyada tektir.

guv6.jpg

Çeşitli kategorilerdeki yarışlar bittikten, gofret ve kekten ibaret ödüller dağıtıldıktan sonra herkes köyden şehre doğru yola koyuldu, ben de veda ettim, hocanın kayınpederi, ki hakikaten tanışılması gereken iyi ve bilgili bir insan, bizi arabasıyla şehre getirdi, orada otogarda vedalaşıp ayrıldık.

dagdaklube.jpg

İşte halkın içinde böyle bir gün geçirdim, yüce dağlar ve coşkun nehirler arasında, cehennem sıcağında mübarek Anadolu’nun hiç bilinmeyen bir yerini görmüş oldum. Çok resim çektim, görmeye değer yerler. Muğla’dan başlayıp Maraş’a dek uzanan Toros dağlarının orta bölgesi, Anamur, Alanya ile Konya bölgesi arasındaki kısım dağ, bayır turizmini, raftingi, kafa dinlemeyi sevenler için Karadeniz’le yarışabilecek çapta, bunu iki bölgeyi de görmüş biri olarak söylüyorum. Yolunuz Konya ve civarına düşerse beni konuk eden hocayla temasa geçin, selamımı söylerseniz sizi en ala şekilde ağırlayacaktır.

Gelecek yazı: Sergüzeşt-i Televizyon

Bir dostu ziyaret

Akademisyen ahbaplarım var demiştim, Murat Bey dışında bunlardan biri de bir zamanlar izlenimlerde link verdiğim Bakü Notları yazarı bir doçent, Bahadır Akın. Zamanında ünversitede okurken tanışırdık, gel zaman git zaman herkes kendi yoluna gitti. Ben ipsiz sapsız biri iken bu arkadaşlar okuyup doçent, profesör oldular. Uzun zamandır çağırıp “bırak şu blog davasını, biraz dinlen, iki laf ederiz” diyordu, ben de hanımdan izin alıp hafta sonu atladım otobüse hocanın yanına vasıl oldum.

Zaman insanı değiştiriyor, kimimiz saçı döktük, kimimiz ağarttık, hepimizde göbek mevcut. Ama ne demişler, insan yedisinde neyse yetmişinde odur diye, karakter hep aynı. Hoşbeşten sonra görevli olduğu okula gittik. Tipik bir devlet üniversitesi, tatil zamanı ortalıkta in cin top oynuyordu. Hocanın epey büyük bir odası var, “hayrola, at mı oynatıyorsun” dediğimde geçmiş dönemde ünvanı doçent olanları zorla bu odalara taşıdıklarını söyledi. Kendisi yurt dışındayken taşımışlar. Bir çalar saatle, eski bir kanepe alacak, saat beşe kuracak sonra çekip gidecekmiş. Akademisyenin hayali bu kadar olur işte. Biraz lüzumsuz olduğumdan kaç para maaş alıyorsun dedim, 1.550 YTL imiş. 6 ay derse girdiği dönemlerde belli bir saatin üzerinde ek ders ücreti de alıyormuş. Doçent için az değil mi dediğimde, “yok, hamdolsun geçiniyoruz, beğenmeyen çeker gider” diye cevap verdi. Yalnız doçentten doçente maaş değişiyormuş, erken yaşta doçent olanla araştırma görevlisi neredeyse aynı parayı alıyormuş. Memuriyetteki kıdemle ilgili birşey galiba, kendisi de bilmiyor. Sistem genç yaşta ilerleyeni pek sevmiyor anlaşılan dedim. O pek birşey sormadı, izlenimlerden zaten haberdar, robdöşambr için de “zevzek adamsın vesselam” dedi. Kendisi de pek ciddi sayılmaz ya, neyse.

Yaşadığı şehir orta halli bir yer, seçim öncesi üniversite olmuş, ismi de epey uzun, Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi imiş. “Bu ne yahu, adam bunu söyleyene kadar akşam olur” dedim. Hatta geçenlerde televizyonda görmüştüm, Sivas’ta bir hastanenin adı “Sultan Birinci İzzettin Keykavus Devlet Hastenesi” iken Numune hastanesine dönüşüyormuş, isim uzun vatandaş söyleyemiyor diye. Bazıları itiraz ediyormuş “Koca Selçuklu Sultanının ismi nasıl sökülür, biz daha ölmedik” derken bir kısım da “canım sultanın adını verecek yer mi yok, vatandaş hastanenin adını söyleyemiyor, sultana laf mı ediyoruz” şeklinde. Haberde izlediğim kadarıyla hastanenin adını kimse doğru söyleyemiyordu. Aslında vatandaş bunu bir şekilde çözer ama söylenme zorluğu resmi yazışmalarda da sıkıntı yaratabilir. Maliye para ödemez, dilekçe vermek uzun sürer, daha fazla lazer mürekkebi gider vs.

Ben bunları anlatınca hoca da dertliymiş, “aynen öyle Fethi bey, bu isim uygun değil, Karaman Üniversitesi ne güzel, Karamanoğlu bilmem ne diyene kadar hem insanların dili dönmez hem de resmi toplantılarda, sempozyumlarda pratik olmaz” dedi. Hatta yerel bir gazeteye “bu isim olmaz, kimse çocuğuna söylenmesi zor isim koymak istemez, bunun Ahmet bey ile Mehmet bey ile alakası yok, mikro milliyetçilik yapalım derken yakacaksınız üniversitenin geleceğini, bu isim belki bir kampuse, yahut enstitüye verilebilir ama üniversiteye olmaz” mealli yazı yazmış. Gel gör ki, aksini düşünenler “bunlar Türk düşmanlarıdır, Karamanoğlu Mehmet Bey Türk Dilinin Anadolu’da babası sayılır, üniversitemize başka isim koyamayız” demeye kalkmışlar, birbiriyle husumet içindeki siyasilerin desteğiyle de öyle olmuş. Halbuki hocayı tanırım, Türk düşmanlığını bırakın masa başı milliyetçileri “şu kadar paradan aşağı olmaz” diye pazarlık ederken seve seve üstelik ailece Azerbaycan’a gitmiş Türk dünyası dostu biridir. Hasılı, bence de bu isim olmamış.

Öğrenciler nasıl, dedim. Birinci sınıfta ateş gibi oluyorlarmış ama son sınıfta birer zombi gibi çekip gidiyorlarmış. Öğretim üyelerine hiçbir sorgu, sual yaptırım uygulanmadığından istisna bir iki hoca dışında çocukları baskıyla sindiriyorlarmış. Derslere yarım yamalak giriliyor, öğrenciler 3-5 sayfalık notlarla ders geçiyormuş. Millet dandik kitap basıp zorla öğrenciye satar, türlü para hesabı yapar, makam, mevki kovalarmış. Anadolu üniversitelerinde çoğu böyle olsa gerek.

“Gel sana da blog açalım”dediğimde gülerek “bunlar senin işin, ben beceremem” dedi. Halbuki iyi mizah anlayışı olduğunu bilirim, lüzumsuz şeyler yerine gündelik hayatını yazsa popüler bile olabilir. Şimdi kıytırık bir yarı kasaba üniversitesinde oyalanıp duruyor. “Bari özel üniversiteye filan geç” dedim. “Hayatımdan memnunum” dedi, öğrencileri pek seviyormuş, birkaç tane eposta gösterdi “buraları, bu çocukları kurda kuşa bırakmamak lazım Fethi, İstanbul, Ankara’da zurnanın deliği olamam, buralar biraz otursun, kurumlaşsın, beraber gideriz” diye de ilave etti. Eh bir yerde yerleştikten sonra kalkıp gitmek de kolay değil elbette, çoluk çocuk vs. Bir de memuriyet meselesi var, onu sordum. “Senin gibi adamdan memur nasıl olur” dedim. Dedim ama lafı kapınca bırakmadı, bana bir nutuk çekti, akademisyen işte, mealen şunu söyledi:

“Memurluk bir illettir, gizli bir uyuşturucudur, bir defa sirayet ederse adam iflah olmaz. Öldürmez, adamı varlıkla yokluk arası sınırda tutar memurluk. Her ay az ya da çok belli bir para alacağını bilir ona göre yaşarsın, bir nevi komünizmdir. Bir insandaki tüm müspet, yaratıcı, yenilikçi yönü törpüler, aktif adamı bir zombiye dönüştürür. Karakteri uygun olan çoğunluk kolayca kapı köpeği haline gelir. Gelmeyen de oradan oraya sürülen bir ruh hastasına dönüşür. İşin kötüsü memurun çocuğu da memurluğa meyilldir. Dahası öğrenciler de işsiz kalacağız diye memurluğa heveslidir. Haksızlar demiyorum, devlet böyle bir imkan sunmuşsa, bu imkandan yararlanmak isteyenleri kınamak doğru olmaz. KPSS sınavına bak, milyonlar memur olabilmek için neler çekiyor. Peki haksızlar mı? Hayır, iş hukuku, minimum kapitalist ilişki kuralarının bile olmadığı özel sektör mantığı içinde devlete köle olmaya koşanlara hatalısın diyemem. Öncelikle devletin istihdam için haksız bir rakip olmaktan çıkması ama bu süreçte de sağlıklı bir iş ortamı için adam gibi yasal düzenlemeleri tamamlaması gerekir. Şu anda devlet memurluğu bir fert için güzel seçenektir, bunu kabul etmek lazım ”

Laf uzayıp ben uyuklamaya başladım, ama “Hocam kafa ütüleme” de demedim, fukara iyice dolmuş anlaşılan. Söyledikleri yanlış mı? Ben de bu işleri yazarım malum, aynen öyledir. Neyse daha nice sohbetler ettik, Çinden, Hintten girdik Fenerden Beşiktaştan çıktık. Kendisi beni ertesi gün kayınpederinin köyünde yapılacak pikniğe davet etti. “Ayıp olmasın, aile içi bir iş” dediysem de ısrar etti, “hem sana malzeme de olur, robdöşambır için ‘pikniğe gittim et yedim’ türü anlamlı yazılar yazarsın” dediğinde bunun isabetli olduğuna karar verdim. Akşam da beraberdik, evde hocanın ufaklıklarla da hoş sohbetimiz oldu, bunları yazacak zaman olmaz ama çocukların benimkilerden eksiği yok, hepsi bir alem.

Köydeki piknikte neler oldu? Az veyahut bir zaman sonra…. Ordövuar…

Kalpak

kalpak.jpgMüdavim yorumcularımızdan Manyakadam bir yerde kalpak resmi istiyordu, kendisine geçtiğimiz aylarda bir başka akademisyen dostumun davetiyle gittiğim Bakü’den aldığım kalpağın resmini buradn gösteriyorum. Evet, tek akademisyen arkadaşım Murat bey değil, izlenimlerde hatırlayacağınız Bakü Notları blogunun sahibi de bir akademisyen, işletme doçenti Bahadır Akın ve üniversite yıllarından tanışırız. Sağolsun kendisi orada geçici görevli iken bir vesile ile beni davet etmiş, Bakü’deki hediyelik eşya satanlardan resimde gördüğünüz kalpağı az bir pazarlıkla “Türk gardaşıma feda olsun” diyerek bana sarılan Azeri dostumuzdan az bir fiyata satnı almıştım. Gerçi doçent arkadaşın o satıcıyla ahbap olması içime “bizimki sonradan komisyonunu gelip buradan alacak mı acaba” şeklinde bir kurt da düşürmedi değil ama olsun, fukara Azeri’ye varsın beş fazla vermiş olayım, helal olsun.

Kalpak insana “kış gelse de giysek” dedirtecek tarzda kalın tüylü, üzerinde de Azeri bayrağı var. Orak Çekiç de vardı ama onun için ayrıyeten para ödemek gerekiyordu, üstelik orak veçekiç Türkiye gibi komünizmin kalesi sayılacak bir yerde dahi iplenmez hale geldi, devir petrol devri, Azeri bayrağı daha iyidir diyerek orak-çekiç amblemini almadım. Kısaca 2 doları veremedim de diyebilirsiniz.

Bu konuyu neden açtım derseniz, Manyakadam bahane elbette, işte bu hoca Türkiye’ye dönmüş ve beni memleketine davet etti, hafta sonu oralardaydım, ilginç bir geziye de katıldım, o geziyi anlatabilmek için bu geçiş yazısını koydum. Gezi yazısı ilk fırsatta.

Homoekonomikus

homoekonomikus.jpgİnsanın akademisyen ahbabı olması iyidir. Bunun sebebi arasıra kitap yazan ahbapların size de tercihan imzalı bir kitap gönderme ihtimalidir. Ekonomi alanında marifetli hocalarımızdan Murat Çokgezen sağolsun muhtelif tarihlerde yazdığı yazıları derleyip toparladığı kitabı Homoekonomikus’un bir nushasını bila bedel, üstelik kargosu da tarafından ödenmiş şekilde bana “aziz dostum, değerli blogcu Fethi Sipahi Tan beyefendiye en derin hürmet ve sevgilerimle” imzasıyla göndermiş. Kitabı elime aldığımda ilkin biraz şaşırdım. “Yahu Murat hoca da şaşırdı, ekonomistlerin cinsel tercihinden bize ne, bir de Liberte basmış kitabı, bu nasıl özgürlük yandaşlığı” demişken Homoekonomikus ile farklı bir mana kastedildiğini anladım. Murat bey sağlam bir akademisyen olması yanında, Ekonomitürk ekibi ile kıyaslanabilecek çapta mizah anlayışına da sahip. Aslında keşke Ekonomi Türk ekibine takma bir isimle katılsa, hepimiz için kazanç olurdu.

muratcokgez.jpgHerneyse, Homoekonomikus’u elime aldım, bazı yazıları önceden okumuştum ama derlenmesi iyi olmuş. Derhal bu kitabı da klozet kitapları serisine kattım. Yanlış anlaşılmasın, klozet kitapları benim gözümde seçme kitaplar anlamına gelir. Epey kitap bitirdim klozette otururken, yerine göre tekrar okunması gereken bazı kitaplar da banyodadır. Kimsenin rahatsız etmediği nadir yerlerden biri olduğu için tercih ediyorum.

Homoekonomikus’un içindekilere şöyle bir göz atarsak, “Kötü Hoca İyi Hocayı Kovar”, “Dostlarla ne kadar görüşmeli”, “Evlenin Tasarruf Edin”, “Eyvah Kocam Fuara Gidiyor”, “Bırakınız Girsinler”, “Yabancı Damata Veto” gibi ağır makalelere rastlıyoruz. Murat Hoca karmaşık gibi görünen güncel konuları tam da olması gerektiği gibi basit ama çok eğlenceli ve akıcı bir dille bizler için çözümlüyor. Mesela benim de hep canımı sıkan, kar yağdığında bizler evimizde televizyon başında yanlayıp yatarken sokaklarda elleri donarak yüksek fiyatla otomobiller için lastik zinciri satmya çalışanlara “vay kan emiciler, 10 liralık şeyi 20 liraya satıyorlar” diyen ahmaklara cevap olarak yazdığı kısa yazı göz açacak cinsten. Yine, ekonomik korumacılığın zararlarını aynen kültürel korumacılığa yansıtan Murat Bey kültürel ve dini anlamdaki korumacılığın da faydasız olduğunu düşünüyor. Dinine ve kültürüne güvenen onu rekabete açar, misyonerlik ve kültürel istila yalanının ardına sığınmaz diye tercüme edeyim ben.

Hasılı, Murat bey iyi iş yapmış, Ekonomi Türk’ün şimdiye kadar çoktan yapması gerektiği gibi seçme yazılarını kitaplaştırmış, vatandaşa büyük bir hizmet sunmuş. Bir “homoekonomikus” olarak bedava kitap için ayrıyeten teşekkür eder, pek ümitli olmamakla birlikte kendisine bol kazançlar dilerim.

Murat bey herhalde Homoekonomikus için çok daha güzel bir site, tercihan blog açacaktır, devir pazarlama devri. Sağda solda elli tane blog açan gençler hocaya yardımcı olabilir, akademisyenler mahcup olur, şöyle klas bir site için desteğinizi esirgemeyin. Bakın yeri de belli, Marmara Üniversitesinde imiş, hem elini de öpmüş olursunuz.

Ekmek Çarpar, ya Zeytin?

ekemk.jpgBazı yazılarımda namaz niyaz geçince benim din hocası sıfatı taşıdığımı düşünenler olabilir. Resmi bir sıfatım yok, ama amatör bir merakla “yahu müslümanım deriz, hatta eskiden elhamdülillah müslümanım derdik, nedir bu işin özü, esrarı” diyerek, hiçbir tabu soru bırakmamacasına bu işi kurcalamışlığım vardır. Ayet hadis anlayacak kadar Arapçadan da haberdarım. Çok dindar biri sayılmam, ekstra ibadet, tarikat üyeliği, giyim kuşam ve hayat tarzında hassasiyet şeklinde dindarlığım yoktur. Ramazanlarda nadiren teravih kılarım, Cuma namazlarında farzdan sonra namaz kılmam, pek çok namazın sünnetini de kılmam. Bunlar büyük ölçüde tembelliğimden kaynaklanan şeyler. Bugün İslami olduğu iddia edilen şekil, şemalle ilgili hiçbir şeye itibar etmem.

Öte yandan vatandaş beni din hocası yerine koyarak sorular yolluyor, bir ara da izlenimlerde ister istemez bazı fetvalar vermek durumunda kalmıştım. (Şu da var, bilhassa yorumlar). Biri bana senin haddine mi düşmüş dese ben de ona ya kimin haddine düşecekmiş diye cevap verebilirim. Serbest piyasada isteyen istediğinin fetvasıyla amel eder, kendine güvenen fetva blogu açsın karşıma çıksın. Neyse, işte kıymetli bir yorumcumuz kendi icadım olan ayranlı yumurtalı ekmek kızarması tarifim üzerine şu soruyu yöneltmişti:

Yiyecekler konusunda bugday urunlerine iltimas gecilmesi ve israiliyat ile ilgili birseyler okudugum aklima geldi… Mesela yolda elma gorenler kaldirip bi kenara koymazken ekmegi gorenler opup baslarina bile koyabiliyorlar… Bu konuda bir bilginiz var midir Fethi Bey?…bizleri bilgilendirseniz..

Ben de eskiden beri bu işi düşünürüm. Nimetse nimet, ekmeğin hususiyeti nedir ki yere düşse hemen kaldırılır, üç kere öpülüp başa konur, yerine göre sanki temizlenecekmiş gibi “hüff” denerek tozu alınır, asla çöpe atılmaz, farkı nedir? Yerde bir elma gören vatandaş tekmeyi yapıştırır, arabayla “bakalım tekerle tam üzerinden geçip ezebilecek miyim” diye deney yapar. Zavallı patlıcanı kimse yerden alıp üç sefer öperek alnına koymaz. “Ekmek nimettir, yeri çöplük değildir” şeklinde devletçe uydurulan atasözleri vardır da armut için neden buluna buluna “iyisini ayılar yer” lafı söylenmiştir?

Konunun değerli yorumcu Fatih beyin belirttiği gibi İsrailiyyat ile ne ilgisi var bilmem ama bu işin bu zamanda daha ziyade biz Türklere mahsus bir tuhaflık olduğunu düşünüyorum. İsrailiyyat denen şeyin yarısı saçma, yarısı da tuhaftır. Eski ahit garip bir kitaptır, çok yeri insanı dehşete düşüren bir korku filmi senaryosu gibidir. Yeni ahit ise naif bir İsa hikayesidir, dişe dokunur birşey bulmak mümkün değil. Şarap ve ekmekle ilgili yerler belki konumuzla ilgili olabilir ama bilemiyorum.

Ekmeğe yeniden dönmek üzere, İslam dininde yeme içme ile ilgili bazı noktalara değinmek gerekebilir. İslamda yemek konusunda ilgi çekici fazla şey bulamazsınız. Belki de tek ve önemli istisna domuz etinin yasaklanmasıdır. İçki, kan, leş vs. anlaşılabilir ama domuz yasağının akıl teraziyle ölçülmesi mümkün değildir. Ben bunu müslüman adamın tetikte olması ile ilgili, hikmetinden sual olunmayan bir emir olarak görüyorum. “Domuz eti yenmez, evet, bu bir yasak ve yemiyorum, müslümanlığımı hatırladım birden” gibi düşünülebilir. Özellikle domuz eti yenen bölgelerde bu his daha fazla yaşanır. (Şu saniyede ilginç bir şey oldu, elimde içinde hiç Arapça yazı olmayan tamamen Türkçe bir meal var, tesadüfen açtığımda bilin bakalım hangi ayetlerle karşılaştım, (şaka yapmıyorum):

Nahl Suresi(16) “114-Artık Allah’ın size rızk olarak verdiği şeylerden helal ve temiz olarak yiyin. Eğer gerçekten Ona ibadet edecekseniz, Allahın nimetine şükredin. 115- O size ancak ölü hayvanı, kanı, domuz etini ve Allahtan başkası adına kesilenleri haram kıldı. Her kim bu haram şeylerden yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve aşırı gitmeden yiyebilir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. 116- Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi ile “şu helaldir, şu haramdır” demeyin aksi halde Allah’a iftira etmiş olursunuz. Şüphesiz Allah’a yalan uyduranlar asla kurtulamazlar

Ne ilginç değil mi? Sağda solda sigara haram, filanca hayvanın eti yenmez, istakoz haram, besmele çekilmeden kesilen et yenmez vs. diye ahkam kesenlere (ve tabii varsa domuz, kan, leş yenebilir diyenlere) duyurulur.

Neyse, domuz dışında yasaklanan ya da kutsanan ne var diye düşünürsek, zeytin ve incir vardır mesela. Bu iki meyve ile başlayan bir sure vardır, hatta Arapçası iyi okuyan birinden dinlendiğinde epey akıcı, şiirsel havası olan bir suredir. Vettiyni-Vezzeytuuni-Ve tuurisiyniyne- Ve haazel Beledil Emiyn şeklinde devam eder. “İncire ve zeytine, Sina dağına ve şu emin beldeye andolsun” der ve aslında devamı da ilginçtir. İnsanların yaratılanların en şereflisi olduğu ancak iyi işler yapmadığı takdirde sefillerin en sefili haline geleceği de bu surede geçer.

seytin.jpgİyi ama, bu ayetlerde zeytin ve incir geçiyor ama kimsenin zeytini öpüp başına koyduğu yok. Varsa yoksa ekmek. Bence bu fukaralıkla ilgili bir şey olsa gerek. Ekmek insanı tok tuttuğundan, temel bir gıda maddesine dönüştüğünden çok önemli görülmüş muhtemelen. Benim çocukluğumda köyden gelen garibanlar bulgur pilavını ekmeğin içine katarak yerlerdi. Ekmeksiz hala çoğumuzun karnı doymaz. Bence ekmeğe gösterilen aşırı tazim ve hürmetin sebebi dinle ilgisiz bir şeydir.

Öte yandan ekmeğin değil ama çeşitli gıda maddelerinin sahte dince yüceltilmesi de bir gerçektir. Mesela, yine öğrencilik yıllarımda pirince çok hürmet edildiğini görürdüm. Pirinç yeryüzüne inse mübarek bir adam olurdu filan diye hadisler gezerdi ortalıkta. Millet bu hadise göre henüz adam hüviyeti kazanmamış pirinçleri yerlerden dahi toplayıp yemeye çalışır, midesi kaldırmayan yine de toplar çöpe dökerdi. Sonradan okumuş yazmış biri “hicri ilk asırlarda herifin biri pirinç tüccarı iken malını satamamış, bu hadisi uydurmuş” dediğinde hem “uydurma hadis” gerçeği ile karşılaşmış hem de yerden pirinç toplama eziyetinden kurtulmuştum. Daha sonra patlıcan için uydurulmuş hadisler olduğunu da duydum.

Uzun lafın kısası, ekmek, patlıcan, domates, kabak, hıyar, hamburger, dondurma hepsi kutsal ve besleyici şeylerdir, hiçbirini israf etmeden mideye indirmek gerekir.

Yazımı iki hikaye ile bitireceğim.

Tanıştığım aklı başında bir hoca hacda iken bir grup arkadaşına rastlamış, bunlar oturmuşlar bir kaba ekmek bandırıp yiyorlarmış. Hoca, hayrola ne yapıyorsunuz, dediğinde “hocam, peygamber sünnetidir, sirkeye ekmek banıyoruz” dediğinde bizim hoca “behey akılsızlar, peygamber efendimiz zamanında fukaralık dizboyu idi, şöbiyet baklavası buldu da onu mu yemedi, bunun sünnetle ne alakası var” deyip yanlarından uzaklaşmış.

Yine kendisini tanıyan bir büyüğüm anlatmıştı, Necip Fazıl gençlerin yanına takılmayı severmiş, 60′ların sonlarında bir grup gencin evinde kalırken çocuklar kabak yemeği yapıp getirmişler, üstad keyiflenerek “bravo çocuklar, kabak peygamber yemeğidir” diyerek kendilerini takdir etmiş. Gençler de bakmışlar Necip Fazıl durumdan memnun, üstelik kabak da çok ucuz kabağa devam etmişler. 2-3 derken üstadın kafası atmış, “yahu çocuklar ne iş, gene kabak var” dediğinde gençler “iyi ya üstad, peygamber yemeğidir” cevabını verince bizimki “bre peygamberin başka sünneti, sevdiği yemek kalmadı mı, yıkılın” diye kükremiş.

Kıssadan hisse, ekmek yere düşerse siz yine de alın, ama aynı ihtimamı elmaya, armuta ve omlete de gösterin.

Kapat
E-posta ile paylaş